Oyun, Kaybetsek de Denemeye Devam Ettiğimiz Yer

Oyun, Kaybetsek de Denemeye Devam Ettiğimiz Yer

Oyun, Kaybetsek de Denemeye Devam Ettiğimiz Yer

Oyun, insanlık tarihi kadar eski ve o zamanlardan günümüze süregelen bir aktivitedir. Oyun ve oyun oynamak daha çok çocuklara yönelik basit bir şeymiş gibi görünse de yapılan araştırmalar durumun bu kadar basit olmadığını ortaya koyar.

Peki doğduğumuz andan itibaren biz neden oyun oynuyoruz?

Çocukluk döneminde oyuna baktığımızda oyun, çocuğun yaşamının ayrılmaz bir parçası ve gelişiminin en önemli aracı olmasının yanı sıra çocuğun en doğal öğrenme ortamı ve en etkili iletişim aracıdır. Piaget’e göre oyun, çocuğun zihinsel, fiziksel, duygusal ve sosyal gelişiminin bir aynasıdır. Yeni doğan bir bebek kendi kol ve bacaklarıyla oynayarak onları kullanmayı öğrenir. Çevresindeki nesnelerle oynamaya başlayan bir çocuk, o nesnelerin özelliklerini öğrenir ve oynadıkça onları kullanabilme becerisini artırır. Biraz daha büyüdükçe yaşadığı, çevresinde olup biten gözlemlediği olayları tekrar etmeye başlar ve o olayları deneyimleyerek daha iyi anlar. Sonrasında ise oyuna kurallar koymayı ve o kurallara uymayı öğrenerek sosyal becerilerini geliştirmiş bir birey olarak toplumda daha sağlıklı bir şekilde yer edinebilir.

Oyunun gelişim döneminde ne kadar önemli olduğunu görmemize rağmen bir taraftan da oyunların zaman kaybı olduğunu ve sadece çocukların oynadığını düşünme eğilimindeyiz. Hayatta çözmemiz gereken daha büyük problemlerimizin var olduğunu, oyunun boşa geçen bir eğlence vakti olduğunu düşünüyoruz ama buna rağmen oynamaya devam ediyoruz. Peki neden?

Yapılan araştırmalar göstermiş ki; şu an online oyunlara 3 milyar saat harcıyoruz. Çünkü her birimiz hayatın içinde iyi birer oyuncu olmak istiyoruz. Bunu deneyimleyebildiğimiz, en iyi sorun çözme ortamımız ise oyunlar. Oyun oynarken biraz korku, odaklanma, başarabileceğine dair iyimserlik, işbirliği, birlikte başarabilme duygusu gibi türlü türlü duyguları gerçek hayattakine en yakın derecede hissediyoruz. En önemlisi ise oyun sırasında her başarısızlıktan sonra kalkıp tekrar deniyoruz. Kendimize, yapabileceklerimize, gücümüze dair olumlu geri bildirimlerimiz artıyor ve kendi kendimize “Yeterince iyiyim.” mesajını verebiliyoruz. Kendimizi motive edecek, inançla mücadele edebilecek gücü bulabiliyoruz. Birlikte oyun oynamak; bağ, güven ve işbirliği doğuruyor ve bu sayede daha sağlam sosyal ilişkiler kurabiliyoruz. Yani aslında gerçek hayatta kırılan her şeyi tamir etmek,  ihtiyacımız olanı almak için doğduğumuz andan itibaren yaşamımız boyunca oyunları kullanıyoruz.  

Oyun geliştiricisi Jane Mcgonigal, oyun oynarken zor durumların üstesinden daha yaratıcı bir biçimde, daha fazla kararlılıkla ve daha iyimser bir şekilde geldiğimizi ve insanlardan yardım istemeye daha eğilimli olduğumuzu söylüyor. Yapılan araştırmalar fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal dayanıklılığı artırmak için düzenli olarak egzersiz yapan insanların yapmayanlara göre 10 yıl daha fazla yaşadıklarını ortaya koyuyor. Tesadüfe bakın ki oyun oynarken hepsini yapabiliyoruz.

Yani hayatın içinde daha iyi birer oyuncu olmak, hayallerimizi gerçekleştirmek için gereken güç ve dayanıklılığa ulaşmak oyun ile mümkün olabiliyor. Hangi yaşta olursak olalım oyun oynadıkça kendimizi daha yeterli, daha güçlü, daha mutlu hissediyoruz ve daha umutlu bireyler oluyoruz.